top of page

Küçük Hans

Beş Yaşındaki Bir Çocukta Fobinin Çözümlenmesi

Derleyen: Arzu Uyar

​

Zamandizini:

1903-Hans’ın doğuşu

1906-1907-İlk raporlar/ Gmunden’e ilk gidiş/ İğdiş edilme tehdidi/Hanna’nın doğuşu

1907-1908-İlk düş/Yeni daireye taşınma/Gmunden’e ikinci gidiş ve ısıran at olayı

1908-Düşen at olayı/ Fobinin patlak verişi/ Analizin sonu

 

Küçük Hans vakası, Freud’un 1907 tarihli  ‘Çocukların Cinsel Aydınlanması’ ve daha sonra 1908’de yayımlamış olduğu ‘Çocukların Cinsel Kuramları Hakkında’ başlıklı yazılarında yaşamının daha erken döneminin kayıtlarının da incelendiği analize alınmış ilk çocuk olması bakımından özel bir öneme sahiptir. Başka bir önemi, cinsellik üzerine yayımladığı yazılardaki hipotezlerini kanıtladığı bir olgu olması ile hak eder. Vakanın analiz süreci ve kayıtları, 1906 yılından itibaren başlamakla birlikte süreç 1908 yılına dek sürmüştür.  Öte yandan vaka Freud tarafından yazılmış değil, ancak onun tarafından aktarılmıştır. Zira, vakanın analizini gerçekleştiren ve kayıtlarını tutan kişi bizzat Hans’ın (Herbert Craft) babası, bir besteci olan Max Craft’tır. Çarşamba toplantılarına katılan ve psikanalize gerçek bir ilgi beslediği anlaşılan babanın Freud tarafından süpervize edilmesi dışında, sürecin tamamını üstlendiği görülmektedir. Freud kayıtların yayımlanması konusunda Max Craft’tan açık onay aldığını ve sağaltıma doğrudan katılamamakla birlikte çocukla yalnızca bir kez görüşme yaptığını özellikle belirtmiştir. Olgu, daha sonra ‘Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete’ de (1926d) anksiyetenin doğasını tartışmak ve ardından ‘Totem ve Tabu’ (1912-13) totemizm ve hayvan fobilerini tartışmak üzere Freud tarafından yeniden ele alınmıştır.

 

Hans’a ait ilk kayıtlar 3 yaş civarında olduğu bir dönemde pipisine olan özel ilginin ortaya çıkması ile oluşturulmaya başlanmıştır.  Bu dönemde Hans, annesinin de tıpkı kendisinin sahip olduğu gibi bir pipiye sahip olup olmadığını merak etmeye ve bu merakını açıkça dile getirecek sorular yöneltmeye başlamış, böylece yeni gelişmekte olan cinsel merakını açıkça ortaya koyduğu bir sürece girmiştir. Annesinin ve etrafındaki diğer canlıların da pipiye sahip oldukları düşüncesi Hans için kastrasyon endişesine geçici bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Öte yandan, ilerleyen günlerde babasına annesinin de bir pipisinin olup olmadığına dair merakını gidermeye dair soru ile geldiğinde, babası tarafından söz konusu endişeyi tetikleyecek bir cevapla karşılanacaktır. Zira babası pek tabii annesinin bir pipisi olmadığını söyleyecektir. Bu bilgi Hans için derhal yadsınması gereken bir bilgi niteliğindedir; aksi takdirde kendisi dışında herhangi bir canlıda (bu özel durumda annesinde) bir pipinin olmadığını kabul etmek, esasında kendisinin pipisinin de olmayabileceği ya da yitirilebileceği kaygısını doğuracaktır. Bu kastrasyon endişesini güçlendiren bir başka durum, otoerotik doyum sağlamak amacıyla masturbasyon yaptığı sırada annesinin onu bu davranıştan alı koyma çabasında gizlidir. Annesi bu davranışı yinelediği takdirde Dr.A.’yı Hans’ın pipisini kesmek üzere çağıracağını söylemiş ve Hans’ın iğdişlik karmaşasını edinmesi Freud tarafından bu yaşantıya bağlanmıştı. Freud, daha sonraki değerlendirmelerinde bu iğdiş edilme tehdidinin çocuğun ebeveynleri tarafından, üstelik henüz bahse konu olan fobisi ortaya çıkmamışken anlatılmış olmasını dikkate değer görmüştür.

 

İğdiş edilme kompleksinin açıkça görüldüğü bir dialog şu şekilde gelişmiştir:

 

Hans henüz 3 yaş dokuz aylık iken babasıyla bir konuşma yapmaktadır ve cinsel merakını gidermek üzere yaptığı bu konuşmada babaya onun da pipisi olup olmadığını sormuştur.

 

Baba: Evet, elbette şeklinde yanıtlar.

Hans: Ama sen soyunurken onu hiç görmedim.

 

Bu konuşma, Hans’ın ebeveynlerini soyunurken izlemek yoluyla da cinsel merakını gidermeye çalıştığını göstermektedir. Bu bilgiye susama halini, Freud cinsel meraktan ayrılamaz bir durum olarak görmüş ve Hans’ın yalnızca ebeveynlerine yönelen merakını değil aynı zamanda hayvanlara karşı merakını da bu anlamda ele almıştır. Çocuğun canlı ve cansız varlıkları birbirinden ayırmanın bir yolu olarak ‘bir pipiye sahip olma’ niteliğini kullandığına işaret etmiştir. 

 

Yine bir başka zaman annesini soyunurken izlediği bir sırada annesi ile şöyle bir konuşma geçer:

 

Anne: Gözünü dikmiş nereye bakıyorsun öyle?

Hans: Sadece senin de bir pipin olup olmadığını görmek için bakıyordum.

Anne: Elbette var, bunu bilmiyor muydun?

Hans: Hayır. Çok büyük olduğunu, bir atınki gibi pipin olduğunu düşünmüştüm.

 

Annesinin bir atınki gibi büyük bir pipiye sahip olduğunu düşünmesi, büyümeyle birlikte pipinin de büyüyeceği şeklindeki somutlayan düşünce biçimine dayanıyor ve daha sonra kız kardeşinin banyo yaptırıldığı sırada pipisinin küçük olmasının geçici olduğunu söylemesi ile bu fikri başka bir yolla tekrarlamış oluyordu. Bu aynı zamanda kendisine benzeyen herhangi birinde pipinin olmadığının yeniden yadsındığını gösteren bir ifadeydi. Ancak dört buçuk yaşına geldiğinde küçük kardeşinin yine banyo yaptırılışı sırasında onun pipisine bakıp gülmesiyle erkek ve dişi cinsel organları arasındaki ayrımı yadsımak yerine kabullendiği görüldü.

 

Aynı dönemde Hans’ın bir ineğin sağıldığı sırada ineğin pipisinden süt geldiğini söylemesi, Freud tarafından, ‘Bir Histeri Olgusunun Çözümlenmesinden Parçalar’  başlıklı yazısında 1905 yılında ileri sürdüğü memenin bir ara imge olarak pipiye benzetilmesinin uygun olduğuna dair savına kanıt olarak görülmüştür. Bu yazısında, Freud bir kadının, erkeğin cinsel organını emme düşüncesinde dehşete düşülecek bir yan olmadığını açıklayan bir sav olarak söz konusu düşüncesini ifade etmiştir.

 

1906 yılının sonlarına doğru Hans’ın hayatında en önemli değişiklerden biri olarak bir kız kardeşin doğumu gerçekleşmiştir. Küçük Hans, üç buçuk yaşında olduğu bu zamanda, doğumdan kısa bir süre önce sık sık leyleğin bir bebek getirmesini beklediğini söylemiştir. Hekimin çantasını leyleğin bebek getirmek üzere geleceğine dair bir işaret olarak yorumlamış ve garipsediği hemen her şeyi leyleğin gelişiyle ilişkilendirmiştir, çünkü çok daha önce ebeveynleri tarafından leyleğin bir bebek getireceği kendisine söylenmiştir. Daha sonraları Hans, annesinin küçük bebeği poposundan çıkardığını düşünmeye başlamış ve kendisinin de poposundan çocuklar çıkardığını düşlemleyerek yumurtlama yoluyla tıpkı annesi gibi çocuk sahibi olabileceğini ileri sürmüştür. Küçük kız kardeşin doğumu Hans’ta aynı zamanda kardeş kıskançlığının izlerinin gözlenebilmesini sağlamış, onun annesi tarafından düşürülmesi şeklinde düşlemleri ile bu kıskançlığı ifade bulmuştur. Hatta, hasta olduğu sırada ateşliyken sayıklar biçimde açıkça ‘Anne ben bir bebek kız kardeş istemiyorum.’ dediği işitilmiştir. Kıskançlığını atlatması, ancak ondan üstün olduğu duygusunun geliştiği altı ay sonrasında mümkün olmuştur.

 

Hans 4 yaşına yaklaşmışken, 1907 yılında ilk düşünü anlatmıştır. Bu düş, annesine karşı sergilemiş olduğu cesur baştan çıkarma girişimleri ile çarpıcı bir zıtlık sergileyen bir nitelikteydi. Bu düşün bir zaman öncesinde Hans annesine, banyo yaptırıldığı sırada, parmağını pipisine koymasını söylemişti. Düş ise Hans’ın anlatımı ile şöyleydi. ‘Biri şöyle dedi: Kim bana gelmek ister? Ardından biri ‘ben isterim’ dedi. Bunun üzerine o, onu işetmek zorunda kaldı.’ Tümüyle işitsel bir içeriğe sahip olan bu düş, küçük kızlara pipisini göstermek ve dokunulmasını sağlamak yoluyla sağlayacağı hazzın doyumuna imkan sağlıyordu. Babasına bu düşü anlatmasından sonra Hans, gösterimciliğinin artık bastırmaya yenik düştüğüne işaret eden bir talepte bulundu: Babasının, onu evin arkasında, gizlice işitmesini istedi.

 

Dört buçuk yaşında, Küçük Hans bir at tarafından sokakta ısırılacağından korkmaya başlamıştır. Daha sonraları, Hans’ın Gmunden’de bir ayrılış sahnesini gördüğü sırada beyaz at tarafından ısırılma korkusu geliştirdiği anlaşılmıştır. Bir babanın ayrılırken çocuğuna ‘Parmağını ata koyma, koyarsan seni ısırır.’ dediğini duyan Hans, annesinin ‘Parmağını pipine koyma!’ uyarısı ile bağlantılandırdığı bu uyarının on beş ay önce annesi tarafından yöneltilmiş olan iğdiş edilme tehdidinin gecikmeli etkisini ortaya çıkardığı ve böylece fobinin patlak verdiği görülmüştü. Hans, önceleri dışarı çıkmaktan korkmakta ve geri dönüp annesi ile vakit geçirmek istemekte, sonra ise anne ile dışarı çıktığında atlardan korktuğunu ifade etmekteydi. Bu durum anksiyetenin başlangıcı ve fobinin ortaya çıkışını birbirinden ayırmaktaydı. Ancak çok geçmeden Hans’ın fobisi genellendi: Artık at arabalarından, yük arabalarından, yolcu arabalarından, hepsi de yüklü olduğu için korkmaktaydı. Bu durum, annesinin hamileliği, yani yüklü olması ve yeni bir kardeşin dünyaya gelmesinden korku ile açıklandı. Hans ilerleyen zamanlarda, hareket etmeye başlamış atlardan, büyük ve ağır görünen atlardan ve hızla koşan atlardan da korkmaya başladı. Kendisi atların düşmesinden korktuğunu açıkça söylemişti ve atların düşmesini kolaylaştırır görünen her şey fobisine dahil oluyordu.

 

Hans’ın fobisi, kastrasyon anksiyetesi temelinde değerlendirildiğinde; babası tarafından iğdiş edilme korkusunun yer değiştirilmesi olarak görüşmüştür. Babaya yönelik ambivalan duyguları, onu hem seviyor hem de anneye sahip olmasını engelleyen güçlü bir rakip olarak ondan nefret ediyor olmasıyla kendini gösteriyor ve nefreti babasına zarar verme, onun ölmesi arzularına dönüşüyordu. Aynı kişiye yönelik iki zıt duygunun etkisi altında kalan çocuğun fobisi, Freud’a göre çelişkiyi analiz yolunda atılan bir adımdır.

 

Freud, ‘Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete’ başlıklı yazısında ödipus kompleksinin hemen hemen esaslı bütün parçalarını içine alan bir bastırmanın burada söz konusu olduğunu vurgulamıştır. İşte bu iğdiş edilme kompleksinden dolayı, Hans’ın babasına karşı saldırgan tavrından vazgeçtiğini öne sürer. Bir at tarafından ısırılma korkusunu, atın Hans’ın pipisini ısırıp onu hadım edeceğinden duyduğu korku olarak tarifler. Ayrıca, Hans’ın fobi nesnesi olarak atları seçmiş olmasının arkasında, babasıyla atçılık oynadığı yaşantısının da bulunması olduğunu ekler. Hans hem bir düşen atı, hem de atçılık oynadığı bir arkadaşının düşüp yaralandığını görmüştür. Freud’a göre, analiz sonucu Hans’ın, at ve arkadaşı gibi babasının da düşüp kendisini incitmesini istediği ortaya çıkmaktadır. Bu tür bir isteğin aslında, babasını ortadan kaldırma arzusu ve odipus kompleksinin öldürücü itmesiyle aynı anlamda olduğunu belirtir. Öte yandan, Küçük Hans’ın annesine olan sevgisi nedeniye babasından korkmasını bir nevroz ya da fobi olarak değerlendiremeyeceğimizi, bu etkileyici tepkiyi nevroza dönüştüren şeyin atın babanın yerini alması olduğunu söyler. Bu yer değiştirme mekanizmasının, artık bu durumu bir semptom olarak işaretlediğini belirtir. Totemci düşünce tarzının içerdeki izleri, erken dönemde kolayca etkin hale gelebildiğini ekler.

 

Histeri ve fobilerin benzer yapılara sahip olduğunu düşünen Freud, anksiyete histerisi olarak tanımladığı bu durumu, dönüştürmenin (konversiyonun) eklenmediği saf anksiyete histerisi olarak netleştirmiştir. Başlıca çocukluk çağı nevrozu olarak, hemen hemen on çocuktan dokuzunda anksiyete histerisini görmenin mümkün olduğunu belirtmiş; özel bir yapısal yatkınlığa en az sahip olanı ve yaşamın herhangi bir döneminde en kolay edinileni olarak tanımlamıştır.

 

Freud, vakanın erişkin psikanalizi sonucunda ulaştığı kanıları desteklediğinden ancak vakaya dair iki temel eleştiri olduğundan söz etmiştir. İlk eleştiriye göre, Hans nevroza yatkın bir çocuk olarak görüldüğünden çıkarımların normal çocuklara genellenip çocuk cinselliğine dair savlar üretmek mümkün değildir. Öte yandan Freud, daha sonra ‘Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete’ başlıklı yazısında Hans’ın pozitif odipus kompleksi olan normal bir genç olduğunu belirtmiştir. Doğrusu yıllar sonra, Herbert (Hans) kendisini ziyareti sırasında Freud’un izlenimlerinin aynı doğrultuda olmuş olduğunu, Hans’ın analizin sonlanmasının ardından oldukça normal bir gelişim gösterdiğini belirtmesinden anlayabilmek mümkündür.

 

İkinci eleştiriyi, analizi yapan babanın (Max Craft) kendisinin görüşlerinin etkisinde kalarak bu süreci yürüttüğü ve böyle bir incelemenin nesnel olmadığı ekseninde konumlandırıldığını belirtmiş ve telkin iddialarının olabileceğini de eklemiştir. Buna karşılık Freud, olgu öykülerinin analiz sırasındaki duyumu vermediklerini, kesin bir ikna olma duyumunun olguyu okurken asla edinilemeyeceğini söylemiştir. Ona göre Küçük Hans analiz sırasında telkin suçlamasını geçersiz kılacak yeterince bağımsızlık kanıtı ve çocuksu cinsel kuramlarını cesaretlendirilmemiş olmasına rağmen sunmuştur. Analizin yansız bir bilimsel araştırma değil, sağaltıcı bir yol olduğunu ve özünün bir şeyler kanıtlamak değil sadece bir şeyi değiştirmek olduğunu eklemiştir.

 

 

Kaynakça:

 

Freud, S. Olgu Öyküleri-1: Dora ve Küçük Hans. Çev.Doç.Dr.Ayhan Eğrilmez. Payel Yayınları. 1998. İstanbul.

 

Ouinodoz, J.M. Reading Freud. Routledge Press. The New Library of Psychoanalysis. 2005.New York.

.

Sigmund Freud ve Psikosomatik Görüş

Derleyen: Arzu Uyar

​

Freud’un eserlerinde psikosomatik üzerine bir yayın bulmak mümkün değilse de psikosomatik kuramla ilgilenecek takipçilerine kavramlaştırmaların temelini sağlamıştır (İkiz, 2017). Smadja (2005) Freud’un pek çok fikrinde bedensel patolojiler ile ruhsal patolojiler arasında paradoksal, aynı zamanda gizemli bir ilişki olduğunu söylemiştir.

​

Freud’a göre benlik her şeyden önce bedensel bir benliktir; bu bakımdan yalnızca bir yüzey varlığı değil aynı zamanda bir yüzeyin yansıtılmasıdır. Özellikle bedenin yüzeyinde doğan bedensel duyumlardan ortaya çıkan benlik ruhsal aygıtın görünümünü temsil etmesinin yanı sıra, beden yüzeyinin ruhsal bir yansıtması olarak da görülebilir (Akt. Baudin, 2005).

​

Freud ‘Benlik ve Altbenlik’ kitabına eklediği 1927 tarihli başka bir notunda da bahsi geçen görüşlerini şu şekilde açmıştır : ‘Başka bir deyişle aslında benlik bedensel duyumlardan türemektedir, özellikle kaynağını bedenin yüzeyinden alanlardan. Böylelikle benlik beden yüzeyinin yansıması olarak düşünülebilir ve ayrıca… zihinsel aygıtın yüzeyini temsil etmektedir.’(Akt. Aloupis, 2005).

​

Öte yandan Freud bu ifadelerinde, beden yüzeyinin adının deri olduğunu adlandırmayı örtük bırakmıştır (Anzieu,1995). Daha sonraları ise bebek gözleminin de öncüsü olan Esther Bick tarafından ‘ruhsal deri’ ve Didier Anzieu tarafından deri benlik ve ruhsal zarflar başlıkları altında Freud’un bu yaklaşımı geliştirilmiştir (Kayaalp, 2005).

​

1890’lardan itibaren emosyonların enfeksiyon hastalıklarına direnme gücü ile ilişkisinden bahseden (Özmen, 2015) ve yine bu tarihlerde Fliess’e yazdığı bir mektubunda psikolojik unsurların organik bir temeli olmadan havada asılı kalmasını hiç arzu etmediğini söyleyen Freud’un (De Toffoli, 1991) tüm kuramsallaştırma çalışmalarında somatik yani bedensel olan yer bulmuştur. Daha 1915’te yazmış olduğu Metapsikoloji eserinin ‘Dürtüler ve Dürtülerin Akıbeti’ bölümünde dürtüyü tanımlarken bir anlamda somatik olanı kuramının temeline oturtmuş olan Freud şöyle söylemiştir: ‘Dürtü, somatik ve ruhsal olan arasında sınır bir kavram gibi, bedenin içinden çıkan ve ruha ulaşan uyaranların ruhsal tasarımları veya beden ile olan bağı nedeni ile ruhsala benimsetilen çalışma zorunluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.’ (Akt. Aloupıs, 2005).

 

Freud somatizasyonda ruhsal süreçleri araştırırken her zaman, dürtüsel ekonomi ve dürtüsel değişimleri merkeze alır (İkiz, 2017).

Freud’un bakış açısında somatik bozukluklara yol açan güncel nevrozlardır ve ruhsal belirtilere yol açan savunma psikonevrozlarından bu temelde ayrılırlar. Psikonevrozlardan farklı olarak güncel nevrozların kökeni çocukluk çatışmaları olmadığından, somatik belirti, bedene zarar vermeden onu etkisi altına alan konversiyon histerisinin tersine, bedene saldırır ve onu yıkıma uğratabilir (Debray ve ark., 2002).

Freud bu doğrultuda dört tip bedensel belirti tanımlamıştır: Konversiyon histerisi belirtileri, güncel nevrozların bedensel belirtileri, hipkondriyak belirtiler ve organik hastalıklar. Güncel nevrozların bedensel belirtilerini psikanalizle tedavi edilemez olarak değerlendiren Freud bu düşüncesini, güncel nevrozlarda ortaya çıkan bedensel belirtileri simgesel anlamdan yoksun fizyolojik belirtiler olarak ele almasıyla açıklamıştır (Özmen, 2015). Bilinçdışındaki çatışmaların bedende ifade bulduğu konversiyon histerisi zaten psikanalizin kendisini teşkil etmektedir. Güncel nevrozlarda ortaya çıkan anlamdan yoksun bedensel semptomlar ise psikoseksüel gelişimin sekteye uğramasından kaynaklanır. Üçüncü grup olan hipokondriyak belirtilerde ise narsisistik libidonun bedene yansıması ve organa yönelik tüm yatırımların reddedilmesi söz konusudur. Son olarak yapısal organik hastalıkları içeren dördüncü grupta organik bir hastalığın yerleşmesine bağlı olarak narsisistik bir gerileme oluşmakta ve kişinin libidinal ekonomisi değişime uğramaktadır (İkiz, 2017).

​

Görüldüğü gibi bugünkü anlamıyla psikosomatik kuram üzerine yazılarına rastlanmasa da Freud, çağdaş somatik akımların temelini oluşturacak ruhsal bir kuram oluşturmuştur (İkiz, 2017). Daha 1910’da ‘Psikanalistler zihinsel olanın beden üzerine inşaa edildiğini unutmamalıdır.’ demiş (İkiz, 2017) ve yaşamının son döneminde, 1938’de, ‘Some Elementary Lessons in Psychoanalysis’ adlı yazısında ruhsal olguların bedensel etkilerden yüksek derecede etkilendiğini ve beden üzerinde de en şiddetli eylemleri gerçekleştirdiklerini belirtmiştir (İkiz, 2017).

 

Yine bu dönemde okumak için Balzac’ın ‘Üzüntünün Derisi’ adlı eserini seçmiş olması dikkate değerdir. Max Schur (1982) onun okumalarının tesadüfi olmadığını özellikle belirtir. Freud’a göre eser büzülmekten ve bitkinlik dolayısıyla ölmekten bahsettiği için tam da onun o dönemde ihtiyaç duyduğu bir kitaptır. Kitabın kahramanı Raphael şeytanla bir anlaşma yaparak sihirli bir deriye sahip olmaktadır. Tüm arzularının yerine getirilmesi karşılığında gerçekleşen her arzuda derisi biraz daha büzülmekte yani yaşam süresi kısalmaktadır ve Raphael arzularını evcilleştirmeyi ve egemenliği altına almayı öğrenmek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kalmaktadır (Akt. Baudin, 2005). Ölümü deri üzerinden anlatan bu eser Balzac’ın ruh ve beden birliği hakkındaki kavrayışına ve deri benliğin örtük bir tasvirine sezgisel olarak ulaşmış olmasına işaret ediyor görünmektedir. Diğer taraftan son okuduğu kitap olması bakımından Freud’un son günlerinde, psikosomatiğin alanında dolaştığını söylemek mümkün olabilir.

 

Ruhsal aygıtın enerjiyi belli bir seviyede tutma gibi biyolojik bir eğilime sahip olduğunu söyleyen Freud, ruhsal aygıt bunu başarabildiğinde kendisini aşırı uyaranlardan kaçarak savunabileceğini ya da onların boşalmasını sağlayarak rahatlayabileceğini belirtir (Akt. Ulnik, 2008). Deri de uyaranlara karşı koruyucu bir bariyerdir ve aşırı uyaranları önleyici bir işleve sahiptir. Dokunma duyusunu taşır, iletir ve boşalmasını sağlayarak bariyer görevinin yanında uyaranları kabul etme görevini de yerine getirir. Her boşalımdan sonra yeni bir enerji için şarj olması sebebiyle bu paradoksal bir süreçtir. Böylece deri hem bir kaynak hem de bir dürtü nesnesi haline gelir. Bu durum bastırma öncesinde Freud’un anlattığı dürtülerdeki değişimle ilişkilendirilebilir (Ulnik, 2008).

 

M.Fain, Paris Psikosomatik Okulu (IPSO)’nun öncülerinden olan bir psikanalist olarak, psikosomatik yaklaşımın temel kavramlarının izlerinin Freud’un yapıtında kolaylıkla bulunabileceğini söylemiştir (Akt. Parman, 2008). Böylece Paris okulunun önerdiği psikosomatik kuram, her ne kadar yeni ve özgün bir okumaya dayansa, yeni kuramsal ve klinik bulgulardan destek almış olsa da köklerini psikanalizin kurucusunun yapıtında bulmuş olmaktadır (Parman, 2008).

​

Kaynakça

​

Aloupis, P. (2005). “Freud’da Beden Sorunsalı”, Çev. Fiona Faracı, Psikosomatik 11, Bağlam Yayınları, İstanbul, s.45- 52.

​

Anzieu, D. (1995). Deri-Ben, Çev. Nesrin Tura Demiryontan, Metis Yayınları, İstanbul, 2008.

​

Baudin, M. (2005). “Freud da Hasta Oldu” Çev. Neslihan Zabcı, Psikanaliz Yazıları 11: Psikosomatik, Bağlam Yayınları, İstanbul, s.33-44.

​

Debray, R., Dejours, C., Fedida, P. (2002). Beden Deneyimi Psikopatolojisi, Çev. Özen Alemdar, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2015.

​

De Toffoli, C. (1991). ‘The Living Body in the Psychoanalytic Experience’, Pychoanalytic Quarterly, 80(3), 2011, s.595-618.

​

İkiz, T. (2017). Rorschach Testi: Psikanalitik Yorum, Kodlama ve Uygulamalar, Bağlam, İstanbul.

​

Kayaalp, L. (2005). “Düşüncenin Bedensel Kökenleri”, Psikanaliz Yazıları 11: Psikosomatik, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2005.

​

Özmen, M. (2015). “Dolaşan Döl Yatağından, Konuşan, Acı Çeken Bedene: Hipokrat’tan Çağdaş Psikanalistlere Psikosomatik Kavramı” Acıyan Beden: Psikosomatiğe Psikanalitik Bakışlar. Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı. Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.5-12.

​

Parman, T. (2008). “Histeriden     Psikosomatiğe     Dora’nın     Öyküsü”, Psikanaliz  Buluşmaları  3:  Psikosomatik,  s.   129-138.

​

Smadja, C. (2005). Psychosomatic Paradox:Psychoanalytical Studies, Fr. Çev. Angele Brewer, Free Associations Books, London.

​

Ulnik, J. (2008). Skin in Psychoanalysis, Karnac Books, London.

​

Perversiyonlar, Nevrozlar ve Normallik

Derleyen: Arzu Uyar

 

Cinsel sapmalar, pek çokları tarafından kolayca daha önceleri eşcinsellikte sayıldığı gibi yozlaşma ya da hastalık belirtisi olarak ele alınabilirse de Freud yapıtında, bunların aslında normal bir cinsel yaşamın pekala unsurları olabileceğini söyler. Ona göre, pervers olarak nitelenebilecek ve normal bir cinsel yaşama eklenecek bir ögeye sahip olmayan kimse yoktur. Perversiyonları bir hastalık olarak değerlendirme aşamasında dikkat edilmesi gereken şeyin cinsel amacın içeriğinin değil de onun normal cinsellikle bağlantısı olduğunu ve bu bakımdan eğer pervers davranış normal cinsel yaşamın (amaç ve nesne bakımından) yanında sürüp gitmiyorsa, onun yerine geçiyorsa bir hastalık durumundan bahsedilebileceğini belirtir (Freud, 2012, çev. Öneş). Buradan hareketle, cinsel dürtünün idealleştirilmesi, bir zihinsel etmen olarak perversiyonların hastalıklı biçimlerini açıklayıcı görülmektedir (Freud, 2006; çev. Kapkın).

 

Ruhçözümsel araştırma, perversiyonların oidipus karmaşasına varıncaya kadar psikoseksüel gelişimin bir kalıntısı olarak ortaya çıktığını göstermiştir. Bu karmaşanın bastırılmasıyla, kişide en güçlü olan kısmi dürtü bilinçdışında etkinliğini sürdürür. Konversiyon süreci aracılığıyla da bedensel görüngülerle yani histerik belirtilerle ifade bulurlar. Histerikler, normali bir miktar aşan cinsel bastırma, utanma, tiksinti ve ahlaklılık biçiminde görünen cinsel dürtüye karşı direnç ve cinsel sorunlarla entelektüel düzeyde ilgilenmekten kaçınma gibi belirtiler gösterirler. Ancak abartılı bir cinsel açlık bu tabloya eşlik eder. Histerinin sunduğu bilmecemsi karşıtlık burada yatar. Histerik kişide hastalık, bu karşıtlıktan doğan çatışmaya bir çözüm değildir ama hasta için kaçış yoludur. Hasta bu yolla libidinal dürtülerini semptomlara dönüştürerek onlardan kurtulmaya çalışır (Freud, 2006; çev. Kapkın).

Freud, Cinsellik Üzerine Üç Denemesi’ne eklediği bir dipnotta nevrozların çok sık olarak açık eşcinsellikle ilişkili olduğunu, bu olgularda heteroseksüel duygu akımının tam bir baskılamaya uğradığını söyler. Bu eşcinsel eğilimlerin evrenselliğine Fliss’in dikkat çektiğini belirterek bir anlamda hakkını teslim eder. Özellikle erkeklerdeki histeriye ışık tutması bakımından önemli gördüğü bilinçdışı eşcinsel eğilimlerin, bu kişilerin libidolarının kendi cinslerinden insanlara kilitlendiğini gösterdiğini belirtir.

 

Daha geniş anlamıyla Freud, nevrozları perversiyonların negatifi olarak görür (Freud, 2006; çev. Kapkın). Yani diğer bir deyişle, perversiyonaların silik, cansız birer görünümüdürler. Dora olgu öyküsündeki görünümlerin bu iddiasına örnek teşkil ettiğini söyler. Daha açıklayıcı olmak üzere Cinsellik Üzerine Üç Denemesi’ne eklediği bir dipnotunda şunları ileri sürer: Perverslerin uygun koşullar altında apaçık davranışlara dönüşen açıkça bilinçli düşlemleri vardır. Paranoidlerin ise düşmanca bir biçimde başka insanlara yansıttıkları sanrısal korkuları olduğu görülür. Histeriklerin ise ruhçözümleme ile ortaya çıkarılabilecek bilinçdışı düşlemleri vardır (Freud, 2006; çev. Kapkın). Freud’un bu açıklamasında anlattığı üzere, cinsel düşlemler nitelikleri bakımından incelendiğinde, perversiyondan nevroza gelene değin giderek silikleşen bir görünüm söz konusudur. Nevrozlarda özellikle cinsel etkinliğin anatomik genişlemesine rastlandığını ve sıklıkla anüs ve ağzın mukoz zarının cinsel organların rolüne atanması ile kendini gösterdiğini söyler. Kısmi dürtülerin, zıtlar çifti halinde ortaya çıktıklarını belirterek, gözetlemecilik ve teşhircilik ile sadizm ve mazoşizmin nevrozdaki görüngülerini buraya yerleştirir. Nevrozda karakteristik olmakla birlikte paranoyada da görülen aşkın nefrete dönüşümünü libidonun acımasızlık ile (sadistik dürtünün etkin ve edilgin biçimleri) arasındaki bağlantıyla açıklar. Ayrıca, zıt dürtü çiftlerinin birlikte işlediklerini; diğer bir deyişle birinin etkin biçimde bulunduğu yerde diğerinin de edilgin biçimde işlemekte olduğunu belirtir. Bir örnek olarak gözetlemecilik verilebilir. Bir göztlemeci aynı zamanda bir teşhircidir ve her sadistik görünüm bastırılmış mazoşistik eğilimlere işaret eder ve bir kural olarak nevrozlarda genellikle bu kısmi dürtülerden kaynağını bulan sapkın işleyişlerin hepsinin izlerinin belli derecelerde bulunduğunu ileri sürer (Freud, 2006; çev. Kapkın).

​

Kaynakça

​

Freud, S. Cinsellik Üzerine. Çev. Emre Kapkın. Payel Yayınları. İstanbul. 2006.

​

Freud, S. Cinsiyet Üzerine. Çev. A.Avni Öneş. Say Yayınları. İstanbul. 2012.

Mazoşizm, Haz İlkesi ve İçsel Süreklilik-Geçicilik

​

Erotojenik (Birincil) mazoşizmi haz ilkesi bağlamında ele aldığı bu yazısında Benno Rosenberg, Freud’un Mazoşizmin Ekonomik Sorunu makalesine atıfla, mazoşizm ve haz ilkesinin, ölüm dürtüsü ve Eros’un kaynaşmasının ürünleri olduğunu söyler, yani dürtülerin birleşmesi olarak. Bunlar, aynı fiziksel anın iki yanının görünüşüdürler. Bu oluşum anı, haz ilkesine bağlı olan birincil mazoşizm çekirdeği etrafında arkaik benliğin yapılanmasıdır. Mazoşizm ortaya çıkmadan önce, ölüm dürtüsünün işleyişi gerçeklikle uyumludur. Bu, mazoşizm öncesi durumdur ve dürtülerin temel kaynaşmasının ürünü olarak mazoşizm ortaya çıkacaktır.

​

Daha sonra, mazoşizm ve haz ilkesinin zamansallıkla nasıl bir ilişkisi olduğunu tartışır. Öncelikle haz ilkesi ve geçicilik arasındaki bağlantıyı ele alır, ardından mazoşizmin zamansallıkla ilişkisini inceler. Haz ilkesinin işleyişi ‘hepsi ya da hiçbiri’ şeklindedir ve eksitasyon, huzursuzluk, en kısa zamanda giderilmelidir. Mazoşizm ise süreci ve içsel sürekliliği garanti altına alır. Benliğin bilinçteki ve bilinçdışındaki kısımları arasında adeta bir köprüdür.

 

Bu noktada; Rosenberg bir klinik örnekle açıklamaya gider. Şizofrenik bir adolesan/ile analitik çalışmasında, bu gencin fazlasıyla uyarılmış ve anksiyeteli olmasından ötürü seansın sadece birkaç dakikasında yerinde durabildiğini, ancak zamanla ve yavaş yavaş daha uzun süre yerinde durabilmeye başladığını çünkü artık yaşadığı uyarılmışlık haline katlanabilmeyi öğrendiğini anlatır. ‘İşte bu öğrenme esasen mazoşizmdir’ der. Analitik durumda mazoşizmin hiperkateksisini gördüğümüz bitmeyen tedaviler kadar, tedavideki mutlak kesintilerin de mazoşizmin bir örneğini teşkil ettiğini söyler. Başarılı tedavilerin, bu iki uç durumun arasında konumlanması gerektiğini belirtir. Böylesi tedavilerde, birincil mazoşistik çekirdeğin arka planda çalıştığını, böylece analitik sürecin devamlılığını sağladığını öne sürer.  

​

 

Kaynakça

​

Rosenberg, Benno. (Erotogenic) Masochism and The Pleasure Principle. Reading French Psychoanalysis. Routledge. London. 2010.  

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Twitter Icon
  • Grey YouTube Icon
bottom of page